Skip Navigation Links

Palyaçonun Hikayesi..

Palyaço diyorum aman yarabbi ne tuhaf yaratık.

seda ağçam

Gazete Köşesi   A+a-

 Palyaço diyorum aman yarabbi ne tuhaf yaratık. Rengârenk bir kişilik. Ne kadar da mutlu görünüyor uzaktan değil mi? Hiçbir dert kendisine uğramıyor sanıyoruz o yüzden. O kadar farklı rengi taşıyan o yüzün altında bir kalp olduğunu unuturuz çoğu zaman. İşi gücü gülerek güldürmek olan o gökkuşağı insanı yalnızken çıkarır maskesini ve başlar ağlamaya. Olmadığını sandığımız en büyük derdin ev sahibidir. Misafirini yalnız ağırlamak zorundadır. Çünkü onun ağlayabileceğini düşünen kimsesi yoktur etrafında. Varsa yoksa yarım kalmış bir hayatın arasına çift dikişli acılar koyup tatlı niyetine geçiştirmiştir zamanını.
Sevdi hem de çok sevdi. Bazen bu sevginin kendisini çıldırtabileceğini bile düşündü. Fakat nereden bilsin ki her güzel başlayan hikâyenin sonu hazin olur diye. Bunu durumunu dramatize etmek için değil bu gerçekten böyle olduğu için anlatmak istiyordu. Sevmenin karşılığını aldığını zannetmişti. Sevilmenin mutluluğuyla ayakları yerden, ruhu da gerçeklerden kesilmişti. Sevilmek hani o kutsal duygu… Misafiri olduğu kalbe sığamazmış ya hani hah işte aynı duygular da bizim palyaçonun da yüreğine gelmiş. Gelmiş amma velakin kendisi değil de etraftakiler kaldıramamış onun bu kadar sevilmesini. Habire çomak sokmak için uğraşıp durmuşlar. En sonunda da muvaffak olmuşlar. Peki sonra ne mi oldu? Küstü bizim palyaço. Hem de ne küsmek. Güneşe her gün merhaba demek de yetmemiş onu hayata bağlamaya. Elinde tuttuğu her şeyin bir bir uçup gittiğine tanık olmuş. Çok uğraşmış gerçeklerin karşısına oturup da kendine düşen gerçekliğin neden bu kadar acımasız olduğunu sormak istemiş fakat öğrense ne olacaktı ki sanki. Kaybettikleri geri gelmeyecek. Kazandıkları ise elinde kalmayacaktı.
Sonra.. Sonrasında bir gün yine herkesi güldürmek için sahneye çıktığında dank etmişti. Her şey film şeridi gibi gözünün önünden geçerken anlamıştı neden bu kadar çaresiz bu kadar şanssız ve kırılgan olduğunu. Çünkü o bu dünya için aykırı biriydi. Hakikaten de öyleydi. Düşünsenize çocukluğumuzdan beri sanki elinde sopayla bizi sürekli kokutmaya çalışan bir yaratıcı modeli, sert bir aile, disiplinli bir okul, sürekli vicdanlı olmaya çağrı, kendi olamama gibi insanı sürekli korkutmaya dayalı bir yaşam felsefesiyle baş başa bırakılmış, ondan sonra da başına gelenlerden gene o kişiyi sorumlu tutmuşuzdur. Hiçbir zaman kendi gibi olamayan insan, ne zaman ki kendine dışarıdan bakmak istese hep bir engelle karşılaşmıştı. Canı yanıyordu ama bunu kimse ama hiç kimse görmüyordu. Güzelliklere hasret kalanların güzelliklere tahammülü olmayan dünyada güzel olan her şeyin talan edilmesine onca kişi yardım etmişti de bir kişi bile o renkli suratın altındaki hüznün bir parçasını bile görememişti ne yazık ki. Sanırım insan kendisinde olmayanı bir başkasında da istemiyordu. İşte bu sebeple de çoktan kaybetmişti insanlara olan güvenini.. Hani o kazanması yıllar alan kaybetmesi bir saniye olan güven dedikleri duyguya ne kadar da sarılmak istese de yalnız başına sadece kendine güvenerek sarsıla sarsıla ağlayıp yalnızlığın limanında üşüyordu. Yerden alınıp aynı şekilde yere atılmış bir taştı artık. Kendini yontmakla uğraşıyordu. Madem herkes taşa kesmişti heykeltıraş olmaktan başka çaresi kalmamıştı. Artık kimsenin kalbinde kirli ayaklarıyla gezmesine izin vermeyecekti.
Her günkü gibi maskesini indirmişti ve gözyaşlarıyla temizliyordu yüzünü. Ya kalbi kalbinin kırıklarını nasıl birleştirecekti yalansız, riyasız ve de acısız. Aklına bu işe başlarken kendisine anlattıkları bir hikâye gelmişti. Hikâyeye göre; Bir gün psikiyatristin yanına çok üzgün vaziyette ağlayan birisi gelmiş ve başlamış anlatmaya;
 
Benim ekonomik durumum iyi. Maddi anlamda bir sıkıntım yok. Sağlık sorunumda yok. Ancak başka bir sorunum var. Nedir o? Neşelenemiyorum. Sürekli moralim bozuk. Şöyle gülmek, bazen kahkaha atmak, eğlenmek istiyorum. İşte bunun için size geldim. Arkadaş, işin doğrusu bu olay, benim uzmanlık alanıma girmiyor. Ancak sana bir öneride bulunabilirim. Şu karşıya 10 gün önce bir sirk geldi. Bir de palyaço var. Ben gittim. Çok güzeldi, özellikle de o palyaço harikaydı. Gülmekten yerlere yattım, o kadar çok eğlendim ki… Sana da o sirke gitmeni özellikle o palyaçoyu seyretmeni öneririm. Bunun üzerine adamın suratı iyice asılmış ve adeta fısıltı halinde demiş ki; O palyaço var ya… O benim işte…
Böyleydi bizim palyaçonun hikâyesi. Eğer bir gün çok gülen birine rastlarsanız lütfen palyaçonun hikâyesi gelsin aklınıza. Belki de o kişi aynada sizi bekliyor da olabilir kalın sağlıcakla…
Diğer tüm yazıları için buraya tıklayın!
Adınız
:
Mail
:
Mesajınız
:
Bu içeriğe ilk siz yorum yapın!
makale kategorileri
Narin Restaurant 
öne çıkanlar